|
EFENDİM SİZE GÖZYAŞI GETİRDİM
Sarraf
Nizamettin Mervi, kaderin bütün cilvelerine tanık olmuş ve zamanın
Her bir kusurunu görmüş yetmiş
yıllık ömrünü bir tek sözcükle özetlerdi: Şükür.
Şükür ki; yerel beyinlerin iktidar
hırsının tam üç kere yerle bir ettiği, tarihin salıncağında tam üç kere
sallanıp sonra yeniden doğrulmasını bilen şu İsfahan Çarşısı’ nda, ekmeği ile
hayatı arasında ki ibrişim bağı koparmadan bu günlere
Varmıştı. Bu günler, doğrulurken
eklemlerinin sızladığı, güneşin ölü hücrelerine
Söz geçiremediği, ölümün aralık
kapısı önündeki dünya günleriydi. ‘Ben’ diye geçirdi
İçinden; ‘ Ben şehrin üç büyük
yıkımını üç güzel bayram ile kutladım.’ Garip bir
Şekilde İsfahan ı yerle bir eden o
korkunç ölüm kalım günlerinin her biri, Mervi’ nin karısını hamileyken
yakalamış ve şehir kendisini onarmaya çalışırken birer kız çocuğu doğurmuştu.
Büyük kızının ergenliği, Mervi’ nin bütün tutkularının körelmeye yüz tuttuğu,
doğululara özgü bilgeliğin simasına yerleşmeye başladığı bir zamana denk
gelmişti. Daha dünürler onun dilini yoklamadan, o her üç kızını da dizinin
dibine oturtmuş, onlara şöyle demişti: ‘‘Yakında bu kapı sizin için çalınacak.
Yazgınızın benden sonraki günlerini siz seçin. Oturduğunuz perdenin arkasından
bütün taliplerinize şunu sorun : ‘Bana Ne Getirdin?’ Bu soruda, sizin düşleriniz ve gelenin düş
gücü saklıdır…’’
Büyük
kız babasının bilgelik yerleşmeye başlayan simasına tutkundu. Kendisi için,
konağın çift kanatlı kapısı her aralandığında ve perdenin öte yüzüne bir
ademoğlu her oturduğunda, verilen cevaplarda yalnızca bu bilge yüzün izlerini
aradı. Olmadık vaatler işitti vurgunluğunun esiri olmuş yabancılardan.
Söylenmiş onca cümle arasından bir tekine tutundu, bir tek cümlenin gözünü
arkada bırakmayacağına karar kıldı: ‘‘ Size bir bilgenin göz nurundan beslenmiş
bir divit getirdim efendim.’’
Ortanca
kızın tutkunluğu babasının mesleğineydi. Erkeklerin asla çözemediği kadın ile
altın arasında ki büyülü ilişkiyi iyi bilirdi babası. Ve derdi ki ortanca kız,
‘‘yokluğun yonttuğu bir bedene, altının ağırlaştırdığı bir hayat sığmaz.’’
Perdenin arkasından cevaplarını işittiği pek çok gürbüz delikanlının arasından,
birinin söyledikleri içindeki ikircikliliği siliverdi: ‘‘Size aldığınız her
nefesi bir dinarla ödüllendirecek bir hazine getirdim…’’
Küçük
kız babasının kalbine tutkundu ve biliyordu ki, kalbin yumuşak kalbin yumuşak
şiltesi önyargının ağırlığını kaldırmaz. Bu yüzden kendi hakikatini arayan ve
Simurg’ a varmak için yollara düşen saf kuşlar gibi oturdu perdenin arkasına .
Bu oturuş öyle uzun sürdü ki; bütün kent onu konuşur oldu. Merak, taliplileri;
talipliler, cümleleri çoğalttılar. Her cümle, onun içinde zaten parça parça
varolan kristalinin bir dilimini parlatıyor; gelin görün ki, bu parçaları
bütünleştirecek tek bir cümleyi söyleyen çıkmıyordu. Günler ve aylar geçti
böylelikle. Böylelikle küçük kız; hayatın, ölümün, zamanın ve mevsimlerin
hallerini öğrendi. Büyümemiş çocukları, hiç çocuk olmamış büyükleri, işlenmemiş
zalimlikleri, gösterilmemiş şefkatleri belledi. Belledi ki; İnsan çok yaşam bir
muammadır…
Sarraf
Nizamettin Mervi, bütün bir ömrü boyunca dilinden düşürmediği ‘‘şükür’’
kelimesini neredeyse unutmuştu. Bekleyenler içerisinde en sabırsız olanı oydu.
Sanki şimdiye kadar hiç yaşamamış, hiçbir şey görmemiş, hiçbir şey duymamıştı
da, neyi bilecekse küçük kızının kalbini çözecek sözcükleri duyunca bilecekti.
Güneşin, İsfahan Meydanı’nda ki büyük caminin minarelerinin gölgelerini
uzattığı bir yaz ikindisinde, daracık taş sokaklar boyunca hızla kulaktan
kulağa ulanan bir cümle ulaştı çarşıya. Ulaştı ve sarraf Nizamettin’ in
‘‘Şükür’’ e hasret dilini rahatlattı.
Öyle
yalın, öyle basitti ki söylenen söz, herkesi şaşırttı. Zarifliği bir leylağın
büklümlerini anımsatan küçük kızın, yazgısını teslim ettiği sözcük şuydu:
‘‘
Efendim Size Gözyaşı getirdim…’’
Ali
AYÇİL
|